My new Bling

ÇEVRE'DEKİ SAVAŞA DA HAYIR !

8/1/2008 ·

Tablolarım                                                                        Mehmet Aslan
 
 
 

ÇEVRE'DEKİ SAVAŞA DA HAYIR !

 

 

Mak. Müh. Mehmet ASLAN
Şube Kent ve Çevre Komisyonu Üyesi

 

MMO şubat 2003 Bülten'de yayımlanmıştır



Kimi kahramanlık heveslisi kişilere göre tarihi savaşlar yaratmıştır. Ancak izlediğimiz Körfez Savaşı da kanıtlıyor ki savaş tarihin de yıkımı demektir. Duyarlı kamu yöneticilerine düşen görev en ivedi olarak savaşı durdurmanın yollarını bulmalarıdır. 

Acaba, Körfez Savaşıyla birlikte ortaya çıkan ilk çevre tahribatı Saddam'ın Kuveyt petrolünü denize pompalaması, akıl almaz ve çağdışı tutumuyla mavi sulara akıtılan petrol kirliliği midir? Savunma adına, öç alma adına yok edilmeye başlanan doğal çevre, savaşın tek kurbanı mıdır? Hiç soruluyor mu kültürel çevre ne alemde diye? İnsanlığın, binlerce yılda yarattığı ve bir daha hiç bir ileri teknolojinin geri getirmeyeceği zenginlikler ne alemde diye?

Savaşı odalarımıza kadar getiren ileri teknoloji, elbette ki savaş pilotlarına da nereyi bombalayacakları konusunda şaşmaz olanaklar sağlıyordu. Kimilerince yüzyılın olayı olarak savunulan bilimsel-teknojik devrimin, hiç de öyle, her alanda insanlığa hizmet etmediği ortaya çıktı. Binlerce yakın uçuş ve bu sortilerde Irak'ın üzerine yağdırılan binlerce ton bomba; müttefikleri hala bir kara savaşına hazırlayamamış buna karşın, sivil yerleşme bölgeleri ve savaşla hiç ilgisi olmayan kentleri, mahalleleri çökertmiş, bir zamanlar uygun fiyatlarla Saddam'a satılan silahları tümüyle yok edememişti. 

İnsanlığın kaderine bakın ki yerleşik düzeni yani uygarlığı, birkaç yüzyıllık bir tarihle sınırlı olan ABD, binlerce yıllık insanlığa kültürel zenginlik sunan bir bölgeyi, üstelik uygarlık adına bombalamaktadır. Hadi, diyelim ki Amerikalılar, kültürel zenginliğin önemini bilmezler. Çünkü onların, ne Harun Reşid'lere, Hamurrabilere, Babil'lere uzanan bir geçmişleri vardır, ne de Kızılderilileri ve kültürlerini ortadan kaldırmaktan başka bir gelenekleri... 

Peki, şu Avrupalılara ne demeli? Dünya kültürünün ve sanatının merkezi olmalarıyla övünen; tarihsel kentlerini koru-ma konusunda hala övünmelerle coşkulananlara ne oluyor?

Nerede uluslararası koruma protokollerine attıkları imzalar?

Ne Saddam'ın insanlık dışı politikası ne de ABD ve müttefiklerinin barış ve demokrasi nutukları, Ortadoğu'da işle-nen kültürel cinayetinin aklanması için haklı gerekçe olabilir. 

Tüm dünyanın uygar insanları ve başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslararası tüm kuruluşlar, petrole bulanan canlılar kadar yıkım ve yok olmaya terk edilen tarihsel zenginlikleri de görmek zorundadırlar. 

Irak'ta bombalanan salt bir diktatör değil, koskoca uygarlık mirasıdır. İnsanlık, buna ne zaman dur diyecek?

Mezopotamya uygarlıkları üzerine yağdırılan binlerce ton bomba, denize akıtılan petrol ve gökyüzüne savrulan dumanlar, 2000'li yıllarda hala gidecek başka gezegen yok uyarılarına pek kulak asılmadığını gösteriyor. Üstelik, petrol egemenliği uğruna bu kanlı ve kirli fırtınayı estirenler aynı anda dünyanın en uygar ülkeleri olduklarını da dile getirmekten geri kalmıyorlar. 

Bugün ise beyaz adam bir zamanlar kana, ateşe ve baruta bulayarak yerleştiği topraklardan uçup gelerek ve ateşli silahlarını artık bilgisayarlarla donatarak, yaşadığı kıtadan binlerce kilometre uzaklarda yine bu dünya benim diyor. 

Bu hırs neden bitmiyor?

Çevrenin düşmanı bilinçsiz insanoğlu değildir. Egemen olmak, güçlü olmak, en büyük olmak... Bütün bunlar bir bilinç ürünüdür ve kökeninde insanlığa ait ortak zenginliklere el koymak, bu zenginliklerin sahibi olmak amacı ve isteği yatmaktadır. 

"Çöl fırtınası"nı estirenler için uygarlığın petrole endeksli bir ekonomik tutku olduğu artık iyice açığa çıkmıştır. Evet, Türkiye savaşa girmemelidir. 

 

 

 

 

 

 

 

ÇEVRE VE İNSAN HAKKI 

 

 

 

MMO Temmuz 2005 Bülten'de yayımlanmıştır

 

"Çevre" , her iki yönüyle de yani hem doğal çevre, hem de insan yapısı çevre olarak, insanoğlunun esenliği ve temel insan haklarından yararlanması için ve hatta hayatın kendisi için gereklidir. İnsanın, şerefli ve huzurlu bir hayata izin verecek kalitede bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve elverişli hayat şartları içinde yaşaması temel hakkıdır.

Başkalarının ve toplumun çevre hakkına saygılı olmak konusunda, bireylere toplumsal ve etik bir sorumluluk düştüğü, günümüzde genellikle benimsenen bir görüştür. İnsanca bir yaşamın en önemli koşulları arasında yer alan "çevre" nin, toplumdaki duyarlı kesimler arasında bile "marjinal" konumunu sürdürdüğünü görmekteyiz. "Barış hakkı", "yaşama hakkı", "savunma hakkı" gibi "yaşanabilir bir çevre" hakkının da insanın en doğal ve demokratik gereksinimleri arasında yer almaktadır.

"Savaşa hayır" demenin bir tutuklama gerekçesi olabildiği; ceza evlerindeki çağdışı koşullara karşı insanların ancak "açlık grevleriyle" seslerini duyurabildikleri; anadilleriyle konuşmak isteyenlerin hala "bölücü" sayılabildiği bir ortamda, çevre sorunlarına karşı beklenen önemin verilmemesi, göreceli bir haklılık kazanabilir. Ancak "İnsan hakları" dendiğinde ve bu hakları savunmak için bir tek günle yetinilmeyip kapsamlı bir hafta düzenlendiğinde, insanı her yönüyle geliştirecek bir çevrenin de savaşın gündemine alınması gerekir. 1972 Haziran'ında Stockholm'da toplanan Birleşmiş Milletler Konferansı, 1948 İnsan Hakları Bildirgesi'ni tamamlayan ve bu tarihi belgeleyen ünlü "Dünya Çevre Deklerasyonu yayımlandı. 

Şerefli ve huzurlu bir hayata izin verecek kalitede "bir çevrede", "özgürlük, eşitlik ve elverişli hayat şartları içinde yaşamanın da en temel insan hakkı olduğu vurgulandı. Bu hakkın elde edilebilmesi için ise olmazsa olmaz koşul olarak ırk ayrımını, sömürgeciliği ve diğer eziyet çeşitlerini, yabancı tahakkümünü destekleyen ve devamlı kılan politikaların yasak olduğu ve bir an önce terk edilmesi gerektiği ilan edildi. "Yaşanabilir bir çevre" için reddedilen bu politikalar, aynı anda öbür temel insan hak ve özgürlüklerini yok eden uygulamaların da nedeni değil midir?

Spekülatif amaçlarla su havzalarını kaçak yapılaşmayı çiğnetenler, bir yandan milyarlar kazanırlarken, öbür yandan İstanbul'un susuz kalmasına neden olmuşlar ve halkın "sağlıklı yaşama hakkı" nı yok etmişlerdir.

Kıyı kentleri çok yıldızlı otellere ve lüks tatil köylerine tutsak edenler, yöre halkını turizme kazandırmak yerine, onları salt turistlere hizmet edenler konumuna getirmişler, bir komi toplum kültürü yaratarak insanın "onurlu yaşama hakkı" nı ortadan kaldırmışlardır.

Yatırımların sürekli iş çevrelerinin istedikleri yörelere yapılması sonucunda geri kalan Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun insanları, iş ve ekmek için batıya doğru akmaya devam etmekte; denetimsiz ve çarpık kentleşmenin girdabı içinde "barınma hakkı" ndan bile yoksun bir yaşamın her türlü işkencesi altında ezilip kalmaktadırlar.

Dünya, savaştan işkenceye kadar her türlü insanlık dışı uygulamanın nedeni ile doğal ve kültürel değerleri yok eden kalkınmış modellerinin gerekçeleri arasında iç içe geçmiş bir koşutluk bulunduğunu 1970'lerde görmeye ve savaşımı birleştirmeye başladı.

İnsanlığın gelişimine bağlı olarak hükümetlere düşen en önemli görev; dünyanın tüm halklarının gereksinimlerini ve amaçları doğrultusunda barışı temel ilke edinmektedir. Hükümetler, kaynaklarını savaş üretmek amacıyla değil, insanlığını gelişimi, yaşam koşullarının iyileştirmesi yolunda kullanmalıdırlar. 

"Çevre" , her iki yönüyle de yani hem doğal çevre, hem de insan yapısı çevre olarak, insanoğlunun esenliği ve temel insan haklarından yararlanması için ve hatta hayatın kendisi için gereklidir. 

İnsanın, onurlu ve huzurlu bir hayata izin verecek kalitede bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve elverişli hayat şartları içinde yaşaması temel hakkıdır.

 

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »

Son Yazılarım

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım